Sevgili torunum;
Bu mektubu sana senin yaşlarındayken yazıyorum… Sen benim yaşıma geldiğinde bu mektup eline geçerse neler hissedeceksin bilmiyorum. Eskiden mektupları bir şişenin içine koyup denize bırakırlarmış ya da bir ırmağa… O sürüklenip bir gün sahibinin ya da işte birilerinin eline geçermiş. Şimdi sana çok ilkel geliyor değil mi? Benim çocukluğumda da ilkokul sıralarındayken okumayı öğrenince, teyzelere, amcalara, uzaktaki akrabalara mektup yazardık… Mektuplar hep “Nasılsın iyi misin?” ile başlar.İyi olmanı dilerken, eş dost, akraba, sarı kız nasıl diye devam ederdi. Mektubun sonunda da herkese selam eder büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper, kestane kebap acele cevap beklerdik. Şimdi mektup devri pek kalmadı e-posta var.Şimdi adı internet senin zamanında adı ne olur bilmiyorum ama işte ulaşırsa diye bu mektubu ben de internet denizine bırakıyorum…
Benim güzel torunum dilim ağır gelmiyor değil mi? Anlıyorsun değil mi yazdıklarımı? Sözlük karıştırmana gerek kalmıyordur inşallah. Hazır dil konusuna gelmişken sana dilimizin şu anki durumundan bahsedeyim. Dilimiz şu anda İngilizce’nin etkisi altında. Tower plazaya gidip de bir pancake yemeden gelmemek lazım sonra yolda bilmem ne cosmetiğe de uğramak lazım! Çarşıya bir çıksan etraf cafelerle centerlerle dolu… Yani diyeceğim o ki evladım Türkçemiz elden gidiyor. Bugünlerde Oktay Sinanoğlu adında duyarlı bir insan bahsediyor bu konudan. Kitaplarımı okuyanlar uyandı diyor.Ama gördüğüm uyanmayanlar çok oğul… Sen sen ol seni sen yapan değerlerden vazgeçme oğul. Kalpsiz akıl bir işe yaramaz. Muhabbet olmasaydı ilmin karı kahırdan başka nedir ki demiş bir gönlü büyük insan... İlimden kar elde etmek için gönülle beraber çalışacağız.Özümüzü unutmayacağız.
Şimdilik yazacaklarım bu kadar sevgili torunum. Yine yazacak inşallah ninen sana gücünün yettiği, aklının erdiği kadarıyla…
Yazan : Meryem ( Blog sahibi değil )
Bu mektubu sana senin yaşlarındayken yazıyorum… Sen benim yaşıma geldiğinde bu mektup eline geçerse neler hissedeceksin bilmiyorum. Eskiden mektupları bir şişenin içine koyup denize bırakırlarmış ya da bir ırmağa… O sürüklenip bir gün sahibinin ya da işte birilerinin eline geçermiş. Şimdi sana çok ilkel geliyor değil mi? Benim çocukluğumda da ilkokul sıralarındayken okumayı öğrenince, teyzelere, amcalara, uzaktaki akrabalara mektup yazardık… Mektuplar hep “Nasılsın iyi misin?” ile başlar.İyi olmanı dilerken, eş dost, akraba, sarı kız nasıl diye devam ederdi. Mektubun sonunda da herkese selam eder büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper, kestane kebap acele cevap beklerdik. Şimdi mektup devri pek kalmadı e-posta var.Şimdi adı internet senin zamanında adı ne olur bilmiyorum ama işte ulaşırsa diye bu mektubu ben de internet denizine bırakıyorum…
Benim güzel torunum dilim ağır gelmiyor değil mi? Anlıyorsun değil mi yazdıklarımı? Sözlük karıştırmana gerek kalmıyordur inşallah. Hazır dil konusuna gelmişken sana dilimizin şu anki durumundan bahsedeyim. Dilimiz şu anda İngilizce’nin etkisi altında. Tower plazaya gidip de bir pancake yemeden gelmemek lazım sonra yolda bilmem ne cosmetiğe de uğramak lazım! Çarşıya bir çıksan etraf cafelerle centerlerle dolu… Yani diyeceğim o ki evladım Türkçemiz elden gidiyor. Bugünlerde Oktay Sinanoğlu adında duyarlı bir insan bahsediyor bu konudan. Kitaplarımı okuyanlar uyandı diyor.Ama gördüğüm uyanmayanlar çok oğul… Sen sen ol seni sen yapan değerlerden vazgeçme oğul. Kalpsiz akıl bir işe yaramaz. Muhabbet olmasaydı ilmin karı kahırdan başka nedir ki demiş bir gönlü büyük insan... İlimden kar elde etmek için gönülle beraber çalışacağız.Özümüzü unutmayacağız.
Şimdilik yazacaklarım bu kadar sevgili torunum. Yine yazacak inşallah ninen sana gücünün yettiği, aklının erdiği kadarıyla…
Yazan : Meryem ( Blog sahibi değil )